KİŞİSEL GELİŞİM,  KÖŞEGEN

SANA Bİ’ŞEY DİYOR, DUYUYOR MUSUN?

 

Bedenimizi, ruhumuzu, zihnimizi zorlayan şeyler yaşıyoruz.

Tüm dünyada binlerce kişi (aynı sebepten) hayatını kaybediyorken,

Ülkemizdeki ölüm oranları bir önceki seneye göre neredeyse 2 katına çıkmışken,

Günde en az 5 kişiye “başınız sağ olsun” diyorken,

Sevdiklerini kaybetme korkusuyla yaşıyorken,

Eve hapsolmuşken ve “çocukları çok etkilemesin” diye normal davranmaya hatta onca endişeye rağmen mutluluk oyunu oynamaya çalışıyorken,

Bilinmez bir süreyi bekliyorken…

Ne kadar iyi olunursa o kadar iyiyiz işte!

Hepimiz artık normalleşmek istiyoruz çünkü yorucu, stresli, kaygı dolu bir süreç bu… Uzun süre bu duruma maruz kalmak çok iç açıcı sonuçlar doğurmayacak… Tükeniyoruz, değişiyoruz dahası dönüşüyoruz…

Bir dönüşüm kaçınılmazsa eğer peki bu nasıl olacak?

Ne Pollyannacılık’a ne de zifiri karanlık cümlelere gerek yok! Her geçen gün daha da anormalleşen ve karmaşık hale gelen dünya, belli ki bizim istediğimiz daha doğrusu alıştığımız standartlara gelmeyecek.

Artık hesaplaşmak gerek, zira ömür bitiyor.

Hayatın bizimle bir zoru yok, yanlış anlaşılmasın; mizacı bu!  Bazen döve döve, bazen seve seve öğretiyor ve ” bir karar ver” diyor!

Yeni yollar çizmeye ihtiyacımız var; ya uyku vakti ya da uyanış zamanı… Ne karar verirsek verelim eskisi gibi olmayacak, bilelim.

Hızlandırılmış bir eğitim kurunun içindeyiz sanki. Çok şeyin farkına varıyoruz. Huyumuz suyumuz, gördüğümüz, duyduğumuz, ikna olduklarımız, inandıklarımız, yaşam biçimimiz, fikirlerimiz hızla değişiyor…

Mesela sağlıklı yaşamanın sırrı; kahvaltının saati, peynirin kibrit kutusu kadar olmasıyla falan ilgili değilmiş

Pek çok eşya aslında sandığımız kadar lazım değilmiş.

Ne kadar da müsrifmişiz…

“Yumurta bile kırmayı bilmem ben” diyenler, iş başa düşünce mutfakta neler yapabiliyormuş

İnanmak öyle başkalarının anlattığı gibi değilmiş; bas baya ne anladığın, ne yaşadığın, nereye, nasıl baktığınmış.

“Kentleş, doğayı tüket, katlı katlı binalar yap. Modernleş, tren kaçarsa kaçsın sen trendleri takip et,  üretme, hizmet et, sen daha iyisine layıksın, bol bol tüket…”  Orta halli köleler için türetilmiş bir oyunmuş bu meğer!

Depremler, salgın hastalıklar, savaşlar, iklim değişiklikleri… Bu dünyanın başına ilk kez gelmiyormuş ki! Neler görmüş, neler geçirmiş bu koca Dünya…

Bilim insanlarının yalancısıyız, bilim her şeyi çözer. Lakin tam da insanlar çare beklerken “doğal seleksiyon”u anlattılar. Hocam meğer işin özeti yine doğal olanmış…

İklim değişikliği önlenemiyormuş

Depremler önceden bilinemiyormuş

Dünyada savaşsız geçen hiçbir dönem olmamış

Salgınlar için direk tedavi edici bir ilaç yokmuş

Yaşadığın yeri, malını mülkünü alamadan terk etmen gerekebilir ya da onların karın doyurmadığı zamanlar olur. Bu yüzden maldan, mülkten ziyade cebinde paran olmalıymış. Hatta cebinde paran hep olmalıymış…

Anladık ki kimse tehlikeye göre hareket edemezmiş, herkes hükümetine göre hareket etmek zorundaymış…

Sosyal sorumluluk, duyarlılık konularında her geçen gün daha da geri gitmişiz

Daha çok bağış toplamak için eylem yapan ve daha çok oy almak için sahalarda gözüken siyasiler ve sivil toplum örgütleri sarmış etrafımızı. Daha acısını söyleyeyim mi?  Onlar da olmasa kim bilir kaç aile çaresiz kalacakmış

Nasıl gidilir bilmediğimiz coğrafyalarda yaşanan trajedilere hayıflanıp, en yakınımızdakileri görmezden gelmişiz. Ah ah! Oysa elimizde olsa neler yapacakmışız…

Televizyonun devri ufak ufak kapanmak üzere.  Ama onu bile masum bırakan bir teknolojiye bağımlı hale geldik. Gittiğimiz her yerde yanımızda taşıdığımız telefonlar ve içindeki dijital mecranın bağımlısı olduk.  O kadar olduk ki ondan ayrı en fazla 13 dakika durabiliyoruz. Kafamız allak bullak olmuş.

Dijital mecralar doğru kullanımda faydalı fakat biz bünyemize yüksek dozda enjekte ediyoruz. Ruhumuza dönüşü olmayan tahribatlar veriyoruz. Korkunç görüntülere, acı olaylara şahit olup,  üzülüp, hemen ardından komik bir video izleyip, kahkahalar atabiliyoruz. Şuan kaçımızın akli ehliyeti yerinde emin değilim. Galiba şuan dünyadaki en tehlikeli şey bizmişiz…

Bazen olanların farkına varıp kızdığımız zamanlar da oluyor! Farkındalıklarımızı nasıl dile getireceğimizin de farkına varmayı öğrenebilsek keşke… 3-5 çaba da ziyan, sonuçlar hayal kırıklığı…  Meğer insanlar zehrini akıtsın ve gerçek eyleme dönüşmesin diye klavye başında protesto ettiğimiz pek çok şeyi yine protesto ettiğimiz kişiler yönetiyormuş.

Kafamızı karıştırıp, bizi önemsediklerini sanmamızı istiyorlarmış.

Sürekli değişen, asla kalıcı, asla candan olmayan insan ilişkileri… Sahi bizi gerçekten önemseyen kaç kişi kaldı? Oysa ne kadar da kalabalık görünüyormuşuz.

Şuan ve daha önce olduğu gibi hep sert bir gündemimiz vardı ve bu yüzden asıl sorunu fark etmeye zamanımız olmamış…

Şimdi var; düşünelim!

Hayat, müfredatınızı verdiğiniz cevaplara göre yeniden güncelleyecek unutmayın.

O bunu hep yapıyor; öğretiyor ve kararını ver diyor. Bir öğretmenin büyüyünce ne olacaksın diye sorduğu gibi soruyor ; “seni uyandırmak için ben elimden geleni yaptım şimdi sen söyle diyor; uyanınca ne olacaksın?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

YouTube
Instagram